Paris PİSMİS

Paris PİSMİS


Paris Hanım, yıldızlarda yaşıyor

İstanbul Üniversitesi Matematik ve Klasik Astronomi Bölümü’nün ilk kız öğrencisi, Meksika Ulusal Astrofizik Gözlemevi’nin kurucusu, kendi adıyla anılan yıldızlarin kaşifi, sayısız makalenin, kitabın yazari; bütün yaşamını bilmeye, öğrenmeye adamış bir yıldız. Aynı zamanda başarılı bir öğretmen, piyanist, ressam, terzi, anne… 88 yıl, içine çok sey sığdırılabilecek yeterince uzun bir süre. Ancak ağustos ayi içinde bu gezegenden ayrılan Paris Pişmiş, 88 yıla çok daha fazlasını sığdırmayı başarmış. Yaşam öyküsünü dinlediginizde hak verecek; yeteneklerini zamanından çok önce keşfetmiş, tüm yaşamı boyunca yalnızca idealleri yönünde koşan bu zeki, azimli ve inatçı kadının aydınlıgını hissedeceksiniz

Matematikçi kız olur mu?
Asıl adı Mari Sukiasyan olan Paris Pismis, 300 yıl önce Ege’den İstanbul’a göçen bir ailenin üç çocuğundan biri. Pismis 1911 yılında İstanbul – Ortaköy’de doğdu. 4 yaşına kadar aynı mahallede kaldı. “Olgun” anlamına gelen “Pişmiş” soyadı Maliye Bakanı olan dedesine zamanın Padişahı olan III. Selim tarafından verilmiştir. Sonra ailesi Üsküdar’a geçti. Henüz beş yaşında bir anaokulu öğrencisi iken okumayı söktü, ablasının matematik problemlerini de çözebiliyordu. İlkokula Üsküdar Yeni mahalle’de başladı. O yıllarda altı sene süren ilkokul eğitimi süresince ecnebi diller de okutulurdu; birinci sınıfta Fransızca, üçüncü sınıfta da İngilizce öğretilmeye başlatılırdı. Hem Fransızcaya hem de İngilizceye gayet iyi bir başlangıç yaparak ilkokuldan mezun olduktan sonra Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne gitti. Liseye başladığında Ermenice, İngilizce, Türkçe ve Fransızca biliyordu. Bu okulda Almanca da öğrendi. Üsküdar Amerikan Kız Koleji yatılı bir okuldu, ama evleri okula çok yakın olduğundan gündüzlü okudu. Kolej’de çok sıkı bir disiplin vardı; eğitim, American Mission Board’un denetimindeydi. Matematiği daha o zamandan başlayarak çok sevmiştir. Matematik hocalarının büyük etkisi olmuştur, bu dersi bu kadar sevmesinde. Bilim ve Teknik Dergisi’nin dört yil önce kendisiyle uzun uzun söyleştiği Prof. Dr. Paris Pişmiş söyle anlatıyor bu sevdasını: “Madame Curie teorik çalısmalar yapabildiyse, ben neden yapamayayım düşüncesi, hırsımı kamçılayan düşünce oldu. Geometriye başlamak bende uykudan birden silkinerek uyanma etkisi yaptı. Geometride herşey net ve temizdi; izlenecek yol belli ve bu yoldan neticeye ulaşmak çok zevkliydi. O zamanlar evlerin tavanlarında süslemeler olurdu. Bizim evin tavanındaki üçgen süslemelere bakar, onları birbiriyle mukayese eder, kendime göre sonuçlar çıkarırdım.” Euclid Geometrisi’ndeki teoremleri, önermeleri çok sevdi. Kolej’deki ilk yılında kendisine o kadar da üzmediği halde, sınıftaki en yüksek ortalamayı tutturmayı başardı. Bunun üzerine “biraz daha çalışsam bütün okuldaki en yüksek ortalamayı tutturabilirim” diye düşündü. Gerçekten ertesi sene öyle oldu, %98 idi ortalaması. Bitireceği yıl Üsküdar Amerikan Kız Lisesi lise okuduğu için, üniversiteye doğrudan gidebilme şansına kavuştu. Bu yaşına dek hırsları ailesi ile olan ilişkilerinde bir sorun yaratmamıştı ama o yıllarda bir kızın üniversiteye gitmek istemesi, karma bir okulda eğitim görmesi, üstelik matematik okuması, döneme göre gayet demokrat ve özgürlükçü olan Pişmişler için bile kolay kabul edilebilir bir şey degildi. Resim ve müzik dersleriyle bir süre avutmak istedikleri kızları, birkaç ay sistematik olarak aglayınca pes ettiler ve 1930-31 ders yılında Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Fen Fakültesi’nin Matematik Bölümü’ne kaydını yaptırdılar. O inatçı kız 1933’te Matematik ve Klasik Astronomi Bölümü’nü bitiren ilk kız öğrenci olacaktı. Fen Fakültesi, Beyazıt Meydanı’na yakın, Fatih’e doğru giden yolun üzerinde, vaktiyle Zeynep Hanım’ın konağı olan büyük bir ahşap bina idi. Zemin katta laboratuvarlar vardı. Üstteki katta dershaneler bulunuyordu. En üst katta ise yüksek muallim mektebi ve yatılı talebeler bulunuyordu. Riyaziye, Fizik, Kimya Şubeleri hep Zeynep Hanım’ın konağında idi. Prof. Pişmiş Riyaziye Şubesinde okudu. Sınıfı 5-6 talebeden ibaretti; kız öğrenci olarak ise sadece Azarbeycanlı arkadaşı Hakime bulunuyordu. Birinci sene, Yüksek Cebire gelen Al Yar Bey di. Bu derste Niewenglovski’nin “Algebra Supérieure” adlı kitabı okundu. O yıl Tahlili Hendese de okudu. Hocası Şükrü Bey idi. Ders kitapları Fransızca idi. Bütün bir sene iki ders okundu ve tatbikatı yapıldı. İkinci sene Tahlil (Analyse Mathematique) dersine gelen Burhanettin Beydir. Bütün dersler gibi bu da haftada üç saat idi. O yıl Goursat’ın üç ciltlik eserinin iki cildini okuyabilmişlerdi. Fatin Hoca (Fatin Gökmen) ile Heyet (Astronomi) okumuştur. Bu, aslında klasik astronomi idi. Kitapları Andoyaer’nin “Astronomie” ismindeki kitabı idi. Bu ders, küresel trigonometri ve bunun astronomiye tatbiki, yörünge tayini gibi konuları kapsıyordu. Sonradan Smart’ın “Spherical Astronomy” kitabı bulundu, Fatin Hocanın verdiği problemler kitaba göre Mathematical Tripo’s da verilen problemler imiş. Son iki sene zarfında Analyse Mathematique Analytique de de okutuldu. Yine hocalardan Selim Beyin okuttuğu kitap Apell’in “Mecanique Rationale” adlı eseri idi. 1933 senesinin sonbaharında Darülfünun açılmadı, İstanbul Darülfünunu, İstanbul Üniversitesi olmuştur. O sıralar Fatin Gökmen’in okuttuğu Astronomi imtihanını Prof. Pişmiş vermemişti. Fakat artık Fatin Hocanın yeni üniversitede görevi yoktu. Yüksek Mühendis Mektebinden Hilmi Bey ile imtihanı geçtirdi ve Licansé derecesini elde etti. 1933’de bütün eski profesörlerin yerine Alman profesörler geldi. Fatin Bey de çıkarılanlar arasındaydı. Sadece birkaç kişi görevlerine devam edebildi, bunlardan biri Ali Yar Beydi. Son gelişmeler hakkında Prof. Pişmiş’in kendi ağzından anlattıkları şöyledir: “Alman hocalar varken eğitim iyiydi, ancak onlar da fazla kalmadılar. Kontratları genellikle üç ya da dört yıllıktı. Bunun üç yılı mecburi idi, sürenin beş yıla kadar uzatılabilmesi de mümkündü. Çoğu beş yıldan uzun kalmadı zaten. Onlardan ne kadar istifade edildi bilmiyorum, ama ben şahsen çok istifade ettim. Önümde bir pencere açılmış gibiydi, bu pencereden yeni bir dünyaya bakıyordum sanki. Önceden de hocalarımız iyiydi. Fakat onlar sadece ders okutuyorlar, alıştırma veriyorlardı, hiç araştırma yapmıyorduk. Aslında hocalarımız da araştırma yapmıyorlardı. Alman hocalar geldiğinde bir de baktık ki, araştırma yapıyorlar, neşrediyorlar. ‘Biz de onlar kadar akıllıyız, onlar yapıyorsa, biz de yapabiliriz!’ dedim kendi kendime. Hitler Almanya’sından kaçan bu profesörlerin, herşeyden önce, araştırmayı teşvik bakımından bize çok yararları oldu. Çoğunu tanıma fırsatı bulduk. Kendi memleketlerinden uzak düşen aynı seviyedeki bu bilim adamlarının hepsi birbiriyle de çok iyi arkadaştılar. Bu ortam, Türkiye’de bir çok alanda Alman ekolünün etkili olmasına yol açtı. Profesör Erwin Finlay Freundlich benim hocam oldu. Alman profesörlerin çoğu Freundlich’in odasına gelip sohbet ederlerdi. Bu aslında benim için büyük bir imkândı. Onların çoğunu bu sohbetler vesilesiyle tanımış oldum. Matematiğe çok meşhur bir matematikçi olan Richard von Mises geliyordu. Dr. Hilda Geiringer de gelenler arasındaydı; von Mises bunlar arasında en mühimidir diyebiliriz. Felsefede Hans Reichenbach vardı, o daha gençti. Aslen fizikçiydi. O zamanlar disiplinler kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamıştı, felsefeciler fizik ve matematik bilmelidirler şeklinde bir düşünce hakimdi. Sonraları Harvard’a gittiğimde orada da bu hocalarımın çoğuna rastladım. Tabii bu hocalarımızın lisan sorunu olurdu. Türkçe bilmediklerinden derslerini İngilizce, Fransızca veya Almanca veriyorlardı. Ders sırasında anlattıklarını anında tercüme etmek gerekiyordu. Ben Freundlich’in derslerini İngilizce’den tercüme ederdim. O sıralar Almanca bilmediğimden, Freundlich dersi İngilizce verirdi. Sonra Geiringer’in matematik derslerini, diferansiyel geometriyi Fransızca’dan tercüme ettim. Hocayla derse girerdik. O bir iki dakika konuşur sonra biz tercüme ederdik. Başkalarının düşüncesini aksettirmek, ne demek istediğini anlamak ve anlaşılacak biçimde yeniden ifade etmek, oldukça yorucu bir işti fakat o günlerin şartları böyleydi. Bu vesileyle modern astronomiyi de öğrenmiş olduk. Freundlich bana bir tez konusu verdi. Galaksimizin dönmesi, o zamanlar henüz on senelik yeni bir fikirdi. Bu konuda bir tez yazarak 1937’de doktoramı yaptım. Ali Yar Bey, von Mises ve Freundlich jürimde bulundular. Tezin konusu tam olarak ‘Galaksinin Kinematiği ve Dinamiği’ idi. Hâlâ da bu konuya dair çözülememiş problemler vardır ve ben bu problemlerle halen uğraşırım. Bunlardan biri de şudur: Galaksimizin döndüğünü Ian Oort, 1927-1928’de kesin olarak hesaplamıştı. Fakat o formüllere K terimi koyarlardı, bu K teriminin ortalama olarak 0 olması lazımdır. Bazı yıldızlar değişik yönlere doğru giderler, ama bir vasati dönme hızı bulunur. K teriminin 0’a çok yakın olması gerekir. Ama bazı parlak yıldızlarda bu böyle olmuyordu. Bunlarda K terimi pozitif oluyordu, +5, +6, +7 olabiliyordu. Bundan, galaksi sirküler olarak dönmüyor sonucu çıkıyordu! Sönük yıldızlarda o terim biraz daha küçük oluyor. Ben bunun neden olduğu üzerine çalıştım. Bir çok ihtimal vardı. Freundlich benim tezimi çok önemli buldu. Birçok yeni fikirler veriyormuş. Bu benim hayatımı halen de işgal eden bir olaydır. Problemlerde yeni bir fikir görmek, bence o problemi çözmekten hep daha önemli oldu. Dinamik ve kinematik benim hayatımda hep tayin edici bir araştırma konusu olmuştur. İnsanın kendini yetiştirmesi doktora yapmakla bitmiyor. O zamandan bu yana o günkü bilgilerimize aykırı düşün bir çok gelişme oldu. Bunları takip etmek aslında bilime burcumuzdur diye düşünüyorum. Buluşlar yapabilmek, bilimi ileriye götürmek, sorulara cevaplardan daha fazla önem vermekle olabiliyor. Doktoramı verdikten sonra bir yıl istanbuk’da kaldım. Bu süre zarfında tezime yayıma hazırladım. Tezimde vardığım en önemli sonuç, Galaksimizle ilgili basit bir dönme yasasının K terimini açıklamaya yetmeyeceği idi. Bu çalışma, Bu çalışma, 1938 yılında İstanbul Üniversitesinin yayınları arasında çıktı. Freundlich ailemle konuşmaya gelip, büyük bir rasathanede bir müddet kalırsam iyi olacağına, bunun çok daha istifadeli olacağına ailemi ikna etti. Daha sonra Harvard’a benim için mektup yazdı. Benim için, dünyanın en önemli astronomi merkezlerinden Harvard Rasathanesi’nde bir yıllık bir burs ayarladıktan sonra kendisi 1937 sonbaharında Prag’daki Charles Üniversitesi’ne ders vermeye gitti. Harvard’da yıldızların değişkenliği ve (eğer varsa) dönemlerini belirlemek amacıyla yapılan uzun vadeli bir projede çalışacaktım. Oradan müspet cevap gelince, Amerikan Dış Hatları’na ait “Excalibur” adlı bir gemi ile 1 Kasım 1938’de ülkemden ayrıldım. Daha önceki en uzun yolculuğumun İstanbul-Bilecik arası olduğu düşünülecek olursa, bu benim ilk gurbetimdi. Gemimiz Napoli’ye yanaştığında, aslında Pompei’ye gitmek istememe rağmen, çalışır durumda bir rasathane görme merakı beni Capodimonte Rasathanesi’ne sürükledi. Bu ilginç rasathane, henüz 27 yaşındaki genç ve heyecanlı bir astronomi öğrencisi için o yolculuğa ait unutulmaz bir anı olarak kaldı. 20 günlük yolculuktan sonra, 21 Kasım 1938’de Boston’a vardık.
Boston’da bana Harvard bursunu sağlayan Dr.Harlow Shapley’in asistanı Jessica Mohr beni karşıladı.
Harvard’daki güzel günlerim böylece başlamış oldu. Dost bir otamda, çok verimli araştırmalar yapma şansını elde etmiştim.
Harvard, benim için büyük bir şanstı. Orada, gerçek bir astronomun, bir alanda uzmanlaşmadan önce, astronominin tüm branşlarında belli bir düzeyin üzerinde bilgi sahibi olması gerektiğini öğrendim.
Erken uzmanlaşma bir açıdan verimi arttırır gibi görünse de, uzun vadede sağlam bir teorik, eğitimden yoksun birçok zararı olacaktır.
Teorinin, genel bilginin önemini kavrama, özellikle bilginin bu kadar yaygınlaştığı günümüzde çok önemli.
Hardvard’da yaşam standartlarım çok da iyi değildi doğrusu, ama kazanımlarım o kadar fazla oldu ki, zorluklar bana hiçbir zaman önemli görünmedi.
Harvard’ın rasathane ve enstitüsü daima çok önemli ve birinci sınıf olmuştur.
Avrupa’da çalışan tüm astronomlar sık sık oraya gelir, konferanslar verirler.
Bilgi saham, bakış açım böyle bir ortamda çok genişledi. Ben Harvard’da bulunduğum sıralar yaz okulu başladı.
1939’da Shapley’in girişimiyle gerçekleştirilen ilk yaz okulu uygulamasında ben de vardım.
J.H.Oort, E.Frendlich, van de Kamp, okuldaki seminerlerle katılan astronomlardan bir kaçıydı.
Amerika’ya aslında bir sene için gitmiştim. Ama, yaz okulu kapanır kapanmaz İkinci Dünya Savaşı çıktı.
İkinci Dünya Savaşı bütün dünyayı olduğu gibi, benim geleceğe ilişkin planlarımı da altüst etti.
Ailem “Sen daha iyi bir yerdesin, orada kal” dedi bana. Harvard direktörü de bana yeniden iş verdi ve böylece iki yıl daha orada kaldım.
Arkadaşlarımdan bazıları Amerika’da kaldı, bazıları da ülkelerine geri döndüler.
Harvard’dayken 100 000 civarında plaktan oluşan zengin kolleksiyondan yararlanarak değişen yıldızlar üzerine de çalıştım.
Bu yıldızların parlaklığı günden güne değişebilir. Plaklara bunların parlaklıklarındaki değişimler kaydedilir ve bunlar sonradan istatistik olarak değerlendirilerek periyodu, açıklığı bulunur.
Bu, günümüzdeki ileri teknelojiyle karşılaştırıldığında basit bir iş gibi görünse de, o günkü koşullar göz önüne alındığında büyük bir aşamadır.
Harvar’da ayrıca başka mevzularda da çalıştım. Yıldızlar bizim galaksimizde toplu olarak da gözükür.
Bunlara yıldız kümeleri diyoruz. Bazı yıldız kümeleri Samanyolu içindedir. Bu kümelerden biri çifttir.
Bu gerçekten uzayda çift midir, yoksa birbirine çok mu benziyor yoksa, onları böyle gördüğümüz için mi öyle düşünüyoruz?
Harvard’da çalıştığım konulardan biri buydu. Bunların hakikaten birbirine yakın olduğunu, fiziki olarak bağlantılı olduğunu buldum.
Ve bunu tespit etmek çok hoşuma gitti. Bu tespitimde bana, dinamik yol gösterdi. Özellikle de, diamiği iyi bilen bir astronomun, yıldızların bir çevre dışına çıkamayacağı önermesi beni harekete geçirdi.
Aslında bu hep böyle olmuştur, bir şey bir fikir verir, sonra onun yarattığı kıvılcım sorularla büyüyen bir ateş olup, merakımı tutuşturur.
Bu araştırma da öyle başladı.

Bir astronom bazen basit şeylerle uğraşır, fakat teoriyi iyi sindirmiş, sağlam bir temel almışsa yeni bir buluş yapıldığında, bu sağlam temel üzerindeki yapıda o da yerini bulur.
Matematik ya da fizik bilmiyen çok iyi astronomlar da olabilir, fakat teorisi güçlü olanlar işlerini tabii ki çok daha büyük bir şevkle yaparlar.
İkinci Dünya Savaşı yılları zordu, Profesörler hep savaş için çalışıyorlardı. Hardvard’dan uzaktılar, Üniversite’de çok az kimse kalmıştı.
Bu dönem, bilimsel çalışmaların azaldığı bir dönem oldu. Ancak diğer taraftan teknik ilerledi.
Teknoloji, savaşı takip eden yıllarda birden bir sıçrama yaptı. Teknolojik ilerleme astronomi açısından çok önemliydi.
Örneğin kızılötesi ışınlarla ilgili çalışmaların, elektronik hesap makinelerinin faydası yadsınamaz, ama bunlardan yararlanırken bilim unutuluyor. Oysa teorinin yerini hiçbir tey tutamaz. Bunu hiç unutmamak gerekli.
Harvard’dan sonra 1942’de kendisi de Harvard’da modern astronomi (astrofizik) öğrencisi olan Fèlix Recillas ile evlendim;birkaç ay sonra da Meksika’ya gittim. İki çocuğumuz var. Kızım ve torunum benim yolumu izlediler. Ailemizde üç nesle mensup astronom bir arada bulunuyor. Birlikte yaptığımız yayınlar da var. Oğlum ise matematikçidir. Pueblo’daki Ulusal Astrofizik Gözlemevi’nin kuruluş çalışmalarına katıldım ve orada kaldım. Değişen yıldızlar üzerine bir makale o zamana kadar bilinmeyen bir şeyi gösterdim.
Sonra galaksinin dönmesine dair bir çalışma yaptım. Çok değildi çalışmalarım o sıralar, sadece iki çalışma yaptım Meksika’ya ilk gittiğim yıllarda.
1948 yılında Guggenheim bursuyla yeniden Birleşik Devletler’e gittim. Orion yıldızların küme şeklinde olduğunu, kızıl ötesi yıldızların küme yaptığını gösterdik.
Ondan sonra fotometriyle ile uğraştım. 1965’lerde yeni yıldız kümeleri buldum. Bunlara herkes “PIS” diyor.
Pişmiş’in kısaltılmışıdır bu. 23 tane yıldız kümesi var benim adımla anılan. Birkaç tane de ayrıca buldum, o listeye girmeyen, daha önce bulduğum yıldızlardır bunlar.
1968’de Meksika’da 1978’de kurulan ve Tacubaya Rasathanesi’nin yer aldığı üniversiteye geçtim. O zaman kurslar yoktu, Astronomi okutulmuyordu. Bu vazife bana verildi. Ben başladım ders vermeye. O zamanlar Enstitü’deki tek doktoralı öğretim elemanı bendim. Şimdi doktorası olan 25-30 kişi var. Şu anda UNAM’ın emekli üyesi ve Meksika Üniversitesi emeritüs profesörüyüm. Kendimi asla emekli olmuş gibi hissetmiyorum. Enstitünün sağladığı tüm araştırma imkanlarından istifade ediyorum. Çalışmalarımı istediğim kadar hızlı bir tempoda sürdüremiyorum. Hem Meksika, hem Türk pasaportuna sahibim. Yılda bir kez Atlantik Okyanusu’nu geçmenin tüm yorgunluğuna katlanarak, mutlaka doğduğum topraklara, Türkiye’ye geliyorum. İzmir’i ziyaret ederek, kurulmasına katkıda bulunduğum Ege Üniversitesi Astronomi Topluluğu’nu ziyaret ediyor, görüşmeler yapıyor ve kesfettigim “parlak” gençler için yurtdışında burs olanakları peşinde koşuyorum. Astronomi, benim yaşamımı aydınlatan ışık oldu.
Müzik ve resim ise en büyük tutkularım. Bana daima gurur veren, ortagonal kubbeyi ve Tonantzşntla Rasathanesi’nin teleskopunuresmeden ilk şahıs olmamı, resim merakıma borçluyum.
Şimdi elimizde o kadar çok data var ki, onlar gözümüzün önünde sis gibi birşey oluşturuyorlar.
Oysa onların ardında hakiki sebepler vardır Evren’de muayyen kanunlar vardır. Onlar bu sisin ardında kaldı.
Hakiki astronomun başarısı o perdeye rağmen ardını, Evren’in kanunlarını görmektir.
Astronomiyle ilgili olarak ümit edelim ki, insanoğlu herşeyin nedenini açıklayabilecek duruma gelsin.
Fakat gün geçtikçe hiç umulmadık gelişmeler, insan yaşamını daha da karmaşık hale getiriyor.
Herhangi bir konuda araştırma yapan biri, tek bir olayı açıklamakla yetinmeyip, o konudaki, ya da o cisim hakkında bilinen bütün bilgileri de birleştirmelidir.
Ne var ki bu süreç ve sonrasında ona bir anlam vermek, her geçen an daha da zorlaşıyor. Bununla birlikte insan beyni sınır tanımıyor.
Lord Byron’ın bir kalede iki yıl hapis kalan bir mahkumu anlatan “Zenda Mahkumu” adlı şirinde ifade ettiği gibi, “eternal spirit of the chainless mind”.
İnsan beynine zincir vurulamaz; bilim konusunda da benim söylemek istediğim aynıdır.
Teknolojik birçok konuda bize geniş imkanlar sağlamıştır. İnce ayrıntılarıyla birlikte elimizde o kadar çok yeni bilgi var ki, bana göre sanki herşey bir sis perdesinin ardında bulunuyor.
Nitelik ve nicelik yönünden elimizdeki bilgiler yeterli görünebilir, fakat bazen gerçeği bunların çok ötesinde aramak icap eder.
Var olanların ötesini görebilen bir bilim adamı başarıya ulaşabilir.
Bilgisayarların bize çok yardımı oluyorsa da bunlar sağduyunun, insan beyninin yerini alamazlar.
Bir zamanlar, elektronik bilgisayar cihazları üzerinde uzmanlaşmış, Columbia Üniversitesi’nin oldukça tanınmış bir şahsiyeti konferans vermişti.
Öylesine hararetle konuşuyordu ki, konferansın sonlarına doğru bilgisayar alanında neler yapılabileceği konusunda şöyle dedi: “Elli yıl sonra elektronik, insan beyninin şu anda yaptıklarını yapabilecektir.” O zaman düşündüm, elli yıl eklemek niye? O kadar heyecanlıydı ki, ne söylediğinin, saçmaladığının farkında değildi; en azından ben söylediğini saçma olduğunu buluyordum. Zamanla değişen insan beyni değil, koşullar ve çevredir. Astronomi alanında neler olup bittiğinin bilince olan birçok ünlü astronom tanıdım. O zamanlar elimizde bugünkü kadar bir bilgi yok idiyse de onlar büyük bir heyecan ve istekle herşeye ilgi duyuyorlardı. O zamanlar ilerlemek için yayın yapma mecburşyeti de yoktu. Ne yazık ki sonradan işin bu cephesi ortaya çıktı; birçok kimse daha fazla yayın yaparak ün kazanmak amacıyla kendisini tek bir alanla sınırlandırıyor ve çoğu kez genel bilgileri ihmal ediyor. Bu duruma çok üzüldüğümü belirtmek isterim. Bana kalırsa, sorunların temeline ulaşabilmek için uzmanlaşmanın yanısıra herhangi bir çalışmanın, bilimde var olan bilgilerle tam bir bütünlük içinde olması gerekir. Araştırmacı mümkünse fizik biliminin diğer konularına değinmeli, en azından astrofiziği içine alan astronomiye de ilgi duymalı ve daha geniş bir bakış açısına sahip olma hassasiyetini kendisinde duymalıdır. Benim için araştırma yapmak her zaman çok hoştu. Zannediyorum ki bir hoca öğrenci yetiştirirken mutlaka araştırma da yapılmalıdır. Ancak araştırmacı hocalar, talebelere ışık tutabilirler. Tamamıyle pürüzsüz ders vermek değil önemli olan. Tekleyerek, duraklıyor da olsa, talebelerin hocadan araştırmanın ne olduğunu aşıkca görmesi önemlidir. Birşeyi öğretmek değil, araştırma tutkusu yaratabilmek önemlidir daha çok. Ben hep o şekilde, o tutkuyu yaratmak için talebelerime ders verdim.”

Bu yaziyi yazmadan önce Paris Pismis’in halen Istanbul Yesilköy’de yasayan, seksenlerini çoktan aşmış erkek kardeşi Arsavir Bey ve 47 yıllık sevgili eşi Sabahat Hanım’la uzun uzun söyleştik. Makine Mühendisi Arsavir Bey en çok ablasının dostluğunu, Mozart ve müzik muhabbetlerini özlediğini söylüyor. İnce, saydam bir perde gözlerinin önüne inerken “Asıl inanamadığım” diyor, “o kadar güzel bir kadının nasil olup da ölümünden sonra yakılmak istemesi. Yasarken de istediğini yaptırdı, ne yapalım ölümünden sonra da… “Sabahat Hanim her gelişinde aldığı kumaşlarla bütün elbiselerini büyük bir titizlikle nasıl kendisinin diktiğini, ne kadar mütevazi oldugunu anlatıyor. Elinden kitap düşürmediğini ve kimbilir kaç kez onu göğsüne düşmüş bir kitapla uyuklar buldugunu… Ve Pişmiş’in, unutamadığı karşılığı: “Bırak, onlar beni işitiyor.” Paris Pişmiş’in bedeni son duraği Meksika’da yakıldıktan sonra kendi arzusu üzerine gökyüzüne savruldu. Neyse ki çok şey sığdırdıgı yaşamını kaydettiği kasetler var. Onun anlattıklarını dinleyerek, onun yazdıklarini okuyarak, başımızı kaldırıp onun baktığı yöne bakarak kazanacağımız çok şey var çünkü. Ancak yıldızlardan aldığı ışığı yansıtabilen bir gezegende yaşıyoruz.
Genel kategorisinde yayınlandı. Paris PİSMİS için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: